14 Ocak 2026

TÜRKİYE’NİN DÜZENİ:
DEVLETİN ÖZ EVLADI VE KURBANLIK MÜTEŞEBBİSİ
Mehmet Şamilof /12 Ocak 2026
Aynı hücreden bölündük, aynı rahme düştük, aynı sütün sıcaklığıyla büyüdük. Hayata başlarken attığımız o ilk çığlık bile aynı tondaydı. Ben ve ikizim Salih; Türkiye denilen bu devasa ve sarsak terazinin iki kefesine oturana kadar her şey eşitti. Aynı okulların tozunu yuttuk, aynı müfredatın dar kalıplarıyla yoğrulduk, aynı sıralarda dirsek çürüterek geleceği düşledik. Ancak devlet denilen o soğuk mekanizma bizi bağrına bastığında, görünmez bir el aramıza aşılmaz duvarlar ördü. Birimizi “öz evlat” şefkatiyle sarmalarken, diğerimizi “kurbanlık bir müteşebbis” olarak hayatın kurtlar sofrasına sundu.
Yol ayrımımız bir kravat düğümüyle başladı. Salih, “Devlet kapısı garantidir,” diyerek Ankara’nın gri, ağırbaşlı ama bir o kadar korunaklı koridorlarına sığındı. Ben ise içimdeki o bitmek bilmeyen üretim aşkıyla, “Kendi işimin efendisi olacağım, istihdam yaratıp bu memleketin toprağına can suyu vereceğim,” diyerek özel sektörün hırçın denizine yelken açtım. O andan itibaren hayat bizi iki farklı sözlüğe mahkûm etti. Salih’in sözlüğünde güven vardı; makam aracı, lojman ve huzurlu hafta sonları… Devlet onun hayatını daha ilk imzayı attığı gün sigortaladı. Otuz yıl boyunca kira ödemenin sızısını, fatura son tarihlerinin gerginliğini bilmedi. Bayramlar onun için dinlenmek, hafta sonları ise dokunulmazdı. Salih, bu ülkede sadece yaşadı; geri kalan her şeyi onun adına devlet düşündü, devlet karşıladı.
Benim sözlüğümde ise sadece rakamların soğukluğu ve bitmek bilmeyen sorumluluklar vardı. Kurumlar Vergisinden KDV’ye, SGK primlerinden stopaja kadar devletin her ay kapıma bıraktığı kabarık bir borç listesiyle yaşlandım. Devletin iş veremediği insana ben iş verdim, risk aldım, uykularımdan vazgeçtim. Ama devlet, bana bu çabam için teşekkür etmek yerine, her ay kapıma dayanıp yeni bir vergi makbuzu uzatan sert bir alacaklıya dönüştü. Aslında ben, Salih’in şoförlü aracının deposuna konulan yakıttım. Oturduğu lojmanın döklen boyası, içtiği suyun vergisiydim. Salih akşamları evinde huzurla çocuklarının büyümesini izlerken, ben banka dekontları ve sarı zarflar arasında yaşlandım. Ne bir yuva kurmaya vaktim yetti ne de çocuklarımın yüzünü görebildim. Benim çocuklarım, ay sonunda ödenmesi gereken çekler, yatırılması gereken primler ve kapatılması gereken borçlardı.
Sayın yönetenler; biz bu ülkenin esnafı, küçük işletmecisi, her sabah besmeleyle kepenk açan müteşebbisi… Biz devlete hiçbir zaman yük olmadık; aksine devletin tüm yükünü sırtımızda taşıdık. Ama siz, asgari ücreti ya da emekliye reva gördüğünüz komik zamları konuşmak için o lüks salonlarda toplandığınızda bizi unuttunuz. Binlerce canlı çiçekle süslenmiş masalarda, dev ekranların önünde kararlar alırken o şatafatın kaynağını hiç merak ettiniz mi? O masalarda yediğiniz pastaların her diliminde, o salonları aydınlatan elektriğin her wattında benim ömrümden çalınmış parçalar var. Siz o çiçekleri koklarken, ben borç sarmalında boğulan atölye sahiplerinin, vergi tebligatıyla uykusu kaçan binlerce esnafın çığlığını duyuyordum. Ve bugün borçlarını ödeyemediği için sessizce bu dünyadan göçüp gidenlerin vebali, o yaldızlı tavanlarınızın en kuytu köşelerindedir.
Ve nihayet takvimler emekliliği gösterdiğinde, kader o son ve en ağır yumruğunu vurdu. İkizim Salih, şimdi Ege’nin serin rüzgarına nazır müstakil evinde, kış bahçesinde kırmızı şarabını yudumluyor. Hayatını devletin garantörlüğünde tüketmiş olmanın getirdiği o derin huzurla denizi seyrediyor. Onun adına elbette mutluyum, refahı daim olsun. Ama ben, bugün İstanbul’un soğuk bir çatı katında, rutubetli duvarların arasında eski bir battaniyeye sarılıp titriyorsam, bu adalet değildir. Şirketimi tasfiye ederken işçimin bir kuruş tazminatını bırakmadım. Devletin vergisini canım pahasına ödedim. Evimi, arabamı, gençliğimi ve tüm hayallerimi sattım. Bugün kimseye borcum yok; ama sığınacak bir yarınım da yok. Devletin bana layık gördüğü o 20 bin liralık emekli maaşı bir ücret değil, bir hakarettir. “Sen ürettin, sen bize baktın; şimdi sessizce öl,” demektir.
Şimdi bu rutubetli odada, elimde kalan son şey ne sermayem ne de itibarım; sadece nasırlı ellerimle tuttuğum o boş makbuzlar. Salih’in emekli ikramiyesiyle aldığı yazlığın bahçesine diktiği ağaçlar çiçek açarken, benim ektiğim tüm umutlar vergi dairelerinin soğuk koridorlarında kurudu. Ben bu vatanı, bir karşılık beklemeden, sadece bir 'vazife' bildiğim üretimle sevdim. Oysa sevda karşılıksız olduğunda, sadece aşığını bitirirmiş; anladım.
Yarın güneş yine İstanbul’un üzerine doğacak. Binlerce 'yeni ben', aynı heyecanla kepenk açacak, borç senetlerine imza atacak ve devlete yeni bir 'Salih' yaşatmak için ömründen verecek. Çarklar dönecek, şatafatlı masalarda yine büyük kararlar alınacak. Ama kimse, o çarkların dişlileri arasına sıkışmış benim gibi binlerce feda edilmiş hayatın çıkardığı o sessiz çıtırtıyı duymayacak. Biz, bu toprakların görünmez harcıydık; bina yükseldikçe biz toprağın altında kaybolduk.
İkimiz de bu vatanın öz evladıydık. Ama sonuç ortada: Salih devleti tüketti, devlet ona son nefesine kadar baktı. Ben devleti besledim, devlet beni tüketti. Salih’in kadehindeki şarabın her damlasında, benim ödenmiş vergilerimin, uykusuz gecelerimin ve hiç kurulamamış hayallerimin tortusu var. Çok yaşa ikizim Salih… Devlet seni yaşattı, beni ise imha etti. Adaletiniz budur, eserinizle ne kadar gurur duysanız azdır.
İstatistikleri gör
Reklam Oluştur
Beğen
Yorum Yap

Balaban’ın Fırçasında Nâzım’ın Soluğu... ​Bazı kitaplar vardır ki kapağını açtığınız an oda kararır, sadece kitabın sayfalarından bir ışık s...