01 Şubat 2026


Balaban’ın Fırçasında Nâzım’ın Soluğu...
​Bazı kitaplar vardır ki kapağını açtığınız an oda kararır, sadece kitabın sayfalarından bir ışık süzülür. Haziran 2003’te Berfin Basın Yayın mutfağından çıkan, Yayın Yönetmeni kadim dostum İsmet Arslan ’ın büyük bir titizlikle ve edebiyat sevdasıyla bizlere ulaştırdığı "Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl" işte böyle bir ışıktır. Bu kitap, raflarda bir "stok" olarak kalmayı değil, her evin en mahrem köşesinde başucu eseri olmayı hak ediyor. Çünkü bu eser; sadece bir ressamın anıları değil, Türk edebiyatının ve resim sanatının bir mapus damında nasıl el ele verip imkansızı başardığının epik destanıdır.
Nazım Hikmet , Bursa Cezaevi’ne girdiğinde ardında yaralı bir memleket, önünde ise demir parmaklıklar vardı. Ancak o, duvarların ardına sığınmak yerine o duvarları birer tuvale dönüştürmeyi seçti. Tam o yıllarda karşısına "Bizim Balaban" dediği, o günlerin genç mahkumu İbrahim Balaban çıktı. Nâzım, Balaban’daki o saf, köylü, toprağa dokunan cevheri gördüğünde;
​"Hapiste yatacak olana,
Baştan başa bir sabır taşı olmak gerekir.
Yani, öyle bir sabır taşı ki,
Dışarıda her ne olursa olsun,
İçeride sanki hiç olmamış gibi yapmalı..."
​diyerek sadece bir hayat dersi değil, bir sanat manifestosu veriyordu. Balaban bu sabrı kuşandı, Nâzım 'ın dizeleriyle beslendi ve fırçasını toprağın, emeğin, insanın emrine verdi.
​Bir Akademi Olarak Cezaevi
​Kitabın sayfalarında ilerledikçe, Bursa Cezaevi’nin soğuk koğuşlarının aslında nasıl bir "Güzel Sanatlar Akademisi"ne dönüştüğüne şahitlik ediyoruz.
Balaban’ın anlatımıyla, Nâzım sadece bir öğretmen değil, bir baba, bir yol gösterici ve bir eleştirmendir. Nâzım’ın şu mısraları o günlerin ruhunu ne güzel özetler:
​"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama...
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm diyen
Sıradan bir insanın resmini..."
​İşte Balaban, Nâzım’ın bu çağrısına cevap veren adamdır. O, mutluluğun değilse de direncin, emeğin ve Anadolu insanının o vakur duruşunun resmini yapmıştır. Kitapta geçen her anı, İsmet Arslan’ın o titiz yayıncılık anlayışıyla birleşince, okur kendisini 1940’ların o ağır havasında, ama bir o kadar da umut dolu bir atmosferinde buluyor.
​Nâzım’ın “Gözbebeği” Balaban
​Nâzım Hikmet, Balaban’ı o kadar çok benimsemiş, onun sanatına o kadar inanmıştır ki, onun için yazdığı şiirlerde hem bir hayranlık hem de bir müjde saklıdır:
​"İşte resim:
İşte insan,
İşte kavga,
İşte yaşam,
İşte Balaban...
Bursa ovasında bir zeytin ağacı gibi kök salmış,
İnsanları güneşli, bereketli, umutlu..."
​Balaban’ın "Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl" eseri, bu şiirlerin arka planını, o mısraların hangi acılarla, hangi tartışmalarla ve hangi büyük sevdalarla yoğrulduğunu anlatıyor. Kitapta anlatılanlar bir "anı" olmaktan öte, Nâzım’ın;
​"En güzel deniz:
Henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız..."
​diyerek kurduğu o büyük geleceğin, küçük bir koğuştaki provasıdır.
​Okura ve Sanatseverlere Çağrı
​Haziran 2003 baskısı olan bu eser, eğer hala yayıncı dostlarımızın stoklarında sessizce bekliyorsa, bu bizim kültürel hafızamız için büyük bir kayıptır. Bu yazı, sadece bir tanıtım değil, aynı zamanda o raflarda bekleyen hazinenin yeniden keşfedilmesi için bir çağrıdır. İsmet Arslan’ın emeğiyle şekillenen bu sayfalar, Nâzım’ın o devrimci ruhunu ve Balaban’ın fırçasındaki halkçı damarı yeniden damarlarımıza pompalamalıdır.
​Nâzım’ın dediği gibi:
​"Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın...
Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda,
İnsanlar için ölebileceksin...
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde."
​İşte Balaban ve Nâzım, o yedi yılda "en gerçek şeyin yaşamak ve yaratmak" olduğunu bildikleri için o eserleri ürettiler. Bu kitap, o üretimin, o büyük kavganın ve o eşsiz dostluğun en saf halidir. Stokların eritilmesi, bu kitabın her ele, her eve ulaşması; Nâzım’a, Balaban’a ve bu işe gönül veren İsmet Arslan gibi yayın emekçilerine olan vefa borcumuzdur.
​Gelin, bu Haziran 2003 hatırasını tozlu raflardan çekip alalım ve Nâzım’ın sesine, Balaban’ın rengine yeniden ortak olalım.
​Mehmet Şamilof 01.02.2026

14 Ocak 2026

ARMASA MUSTAFA


Mehmet ŞAMİLOF

*



Balaban; Of’un sırtını dik yamaçlara yaslamış, dumanlı dağlarla hırçın denizin arasında sıkışmış, ama insanının gönlü dünyadan geniş bir beldesidir. O yıllarda Balaban demek; daracık virajlı yollar, her evinde tüten bir ocak ve bitmek bilmeyen dik yokuşlar demekti. Toprağı az ama sözü ağır bir yerdi Balaban. İnsanı da coğrafyasına benzerdi; rüzgârı sert, kararı kesin, inadı ise taştan daha katıydı.


İşte bu dik yokuşların arasında, 61 OFLU 61 plakalı, alev kırmızısı BMC 140 Austin’iyle rüzgâr estiren bir adam vardı: Armasa Mustafa. Kamyoncu milleti dertlidir ama Mustafa’nın derdi sadece yollarla değil, memleketin ahvalini bozanlarlaydı.


O yıllarda Balaban Belediyesi’nin kasasında evrakın namusunu koruyan, devletin kuruşunu hesapsız harcatmayan bir isim vardı: Babam Sabit Özşamlı. Sabit Özşamlı ile Armasa Mustafa’nın yolları belediyenin nakliye işlerinde sık sık kesişirdi. Biri belediyenin muhasibi, diğeri yolların fatihiydi ama yürekleri aynı telden çalardı. İkisi de Balaban’ın o eğilip bükülmeyen hamuruyla yoğrulmuştu; ikisi de rüşvete kılıf uydurandan haz etmezdi. Ve ikisinin de hiç mi hiç sevmediği bir ortak karın ağrısı vardı: Çankaya’nın Şişmanı.


O yıllarda televizyon kırsalın tek penceresiydi. Tv dediğin, aşağıdan saysan bir, yukarıdan saysan bir; TRT’den ibaretti. Armasa Mustafa bir akşam evinde, bir yandan sigarasını tüttürüp diğer yandan tavşan kanı çayını yudumlarken oğluna seslendi:

— Oğlum, aç şu televizyonu!

Çocuk ok gibi fırlayıp düğmeye bastı. Ekranda o meşhur tekerlemelerle memleketin işini (!) bilen zat belirdi. Mustafa daha çocuk yerine oturmadan kükredi:

— Kapat şunu … !

Beş dakika geçti, "Gitmiştir herhalde" diyerek yine işaret etti. Çocuk açtı; ama şişman siluet hâlâ orada... Mustafa bu kez daha sert bir küfür savurdu:

— Kapat dedim sana! Üçüncü, dördüncü deneme... Her seferinde aynı yüz ekrana dolunca Mustafa’nın bütün sigortaları attı. Yaslandığı minderin altındaki 14’lü tabancasını çekti, 61 ekran tüplü televizyonun tam ortasına şarjörü olduğu gibi boşalttı! Büyük bir patlama ve küçük çaplı bir yangın çıktı; nihayetinde derin bir sessizlik...


Mustafa o gece yatağa girdi ama ne mümkün uyumak... Patlattığı televizyon karanlık odada bir canavar gibi duruyordu. Dışarıda Karadeniz’in karakışı, içeride ise uykusuz bir sabah... Ertesi gün gün ağarırken, doğruca belediyeye, babam Sabit Özşamlı’nın yanına gitti. Mustafa’nın gözleri kan çanağıydı:

— Sabit abi, ben bu gece televizyonu vurdum! Ama kış uzun, televizyonsuz nasıl geçecek bu ömür? Bir akıl ver bana, dedi.


Babam Sabit Özşamlı, Mustafa’nın bu öfkesini gülümseyerek karşıladı.

— Mustafa, üzülme, dedi. — Ben Of’tan geçen ay yeni bir televizyon aldım; Schaub-Lorenz marka. Hem renkli, hem de içinde bir sihir var. Uzaktan kumanda. Oturduğun yerden bir basıyorsun açılıyor tekrar basıyorsun kapanıyor, sevmediğin adamı saniyede yok ediyorsun.


Mustafa heyecanlandı bir saniye bile beklemedi. Kırmızı Austin’ine atladığı gibi Of yoluna koyuldu. Akşam eve döndüğünde kucağında devrim gibi bir Schaub-Lorenz vardı. İşte ne olduysa o akşam oldu... Mustafa çayını yudumlarken, elindeki küçük siyah uzaktan kumandanın bir düğmesine "çıt" diye bastı. Televizyon bir anda canlandı! Ekranda yine o şişman siluet belirince, Mustafa istifini hiç bozmadan, koltuğuna gömülmüş halde parmağını kıpırdattı; televizyon şak diye kapandı.


Ev halkı donup kalmıştı. Çocuklar köşeye büzülmüş, hanımı elindeki çaydanlığı havada unutmuştu. Mustafa’ya sanki başka bir alemden gelmiş bir büyücü gibi bakıyorlardı. "Baba, dokunmadan nasıl yapıyorsun?" diye sordu en küçüğü. Mustafa’nın elindeki kumanda, evdekiler için bir mucize, bir "ermişlik" alametiydi. Mustafa oturduğu yerden elini bile uzatmadan dünyaya hükmediyor, sevmediği adamı tek parmak darbesiyle karanlığa gömüyordu. O günden sonra evde Mustafa’ya bakış değişti; artık o, sadece bir kamyoncu değil, televizyona hükmeden bir sihirbazdı.


Sabit Özşamlı belediyede hesabı kitabı, Armasa Mustafa da evde kanalları hizaya sokmuştu. Mustafa, o küçük kumandayı kutsal bir şeymiş gibi üç kere öpüp başına koyduktan sonra tarihe geçecek o veciz cümlesini kurdu.


"Allan gavurları başımızdan eksik etmesin!"

Bu vesileyle, hem direksiyon başında ömür tüketen Armasa Mustafa’yı hem de ona her daim akıl hocalığı yapan, Balaban’ın o vakur muhasibi, babam Sabit Özşamlı’yı rahmetle yad ediyorum. İkisinin de o eyvallahı olmayan duruşu, bugün bizim kalemimize fer oluyor.

Şamilof / 19 Aralık 2025





Balaban’ın Fırçasında Nâzım’ın Soluğu... ​Bazı kitaplar vardır ki kapağını açtığınız an oda kararır, sadece kitabın sayfalarından bir ışık s...