14 Ocak 2026

ARMASA MUSTAFA


Mehmet ŞAMİLOF

*



Balaban; Of’un sırtını dik yamaçlara yaslamış, dumanlı dağlarla hırçın denizin arasında sıkışmış, ama insanının gönlü dünyadan geniş bir beldesidir. O yıllarda Balaban demek; daracık virajlı yollar, her evinde tüten bir ocak ve bitmek bilmeyen dik yokuşlar demekti. Toprağı az ama sözü ağır bir yerdi Balaban. İnsanı da coğrafyasına benzerdi; rüzgârı sert, kararı kesin, inadı ise taştan daha katıydı.


İşte bu dik yokuşların arasında, 61 OFLU 61 plakalı, alev kırmızısı BMC 140 Austin’iyle rüzgâr estiren bir adam vardı: Armasa Mustafa. Kamyoncu milleti dertlidir ama Mustafa’nın derdi sadece yollarla değil, memleketin ahvalini bozanlarlaydı.


O yıllarda Balaban Belediyesi’nin kasasında evrakın namusunu koruyan, devletin kuruşunu hesapsız harcatmayan bir isim vardı: Babam Sabit Özşamlı. Sabit Özşamlı ile Armasa Mustafa’nın yolları belediyenin nakliye işlerinde sık sık kesişirdi. Biri belediyenin muhasibi, diğeri yolların fatihiydi ama yürekleri aynı telden çalardı. İkisi de Balaban’ın o eğilip bükülmeyen hamuruyla yoğrulmuştu; ikisi de rüşvete kılıf uydurandan haz etmezdi. Ve ikisinin de hiç mi hiç sevmediği bir ortak karın ağrısı vardı: Çankaya’nın Şişmanı.


O yıllarda televizyon kırsalın tek penceresiydi. Tv dediğin, aşağıdan saysan bir, yukarıdan saysan bir; TRT’den ibaretti. Armasa Mustafa bir akşam evinde, bir yandan sigarasını tüttürüp diğer yandan tavşan kanı çayını yudumlarken oğluna seslendi:

— Oğlum, aç şu televizyonu!

Çocuk ok gibi fırlayıp düğmeye bastı. Ekranda o meşhur tekerlemelerle memleketin işini (!) bilen zat belirdi. Mustafa daha çocuk yerine oturmadan kükredi:

— Kapat şunu … !

Beş dakika geçti, "Gitmiştir herhalde" diyerek yine işaret etti. Çocuk açtı; ama şişman siluet hâlâ orada... Mustafa bu kez daha sert bir küfür savurdu:

— Kapat dedim sana! Üçüncü, dördüncü deneme... Her seferinde aynı yüz ekrana dolunca Mustafa’nın bütün sigortaları attı. Yaslandığı minderin altındaki 14’lü tabancasını çekti, 61 ekran tüplü televizyonun tam ortasına şarjörü olduğu gibi boşalttı! Büyük bir patlama ve küçük çaplı bir yangın çıktı; nihayetinde derin bir sessizlik...


Mustafa o gece yatağa girdi ama ne mümkün uyumak... Patlattığı televizyon karanlık odada bir canavar gibi duruyordu. Dışarıda Karadeniz’in karakışı, içeride ise uykusuz bir sabah... Ertesi gün gün ağarırken, doğruca belediyeye, babam Sabit Özşamlı’nın yanına gitti. Mustafa’nın gözleri kan çanağıydı:

— Sabit abi, ben bu gece televizyonu vurdum! Ama kış uzun, televizyonsuz nasıl geçecek bu ömür? Bir akıl ver bana, dedi.


Babam Sabit Özşamlı, Mustafa’nın bu öfkesini gülümseyerek karşıladı.

— Mustafa, üzülme, dedi. — Ben Of’tan geçen ay yeni bir televizyon aldım; Schaub-Lorenz marka. Hem renkli, hem de içinde bir sihir var. Uzaktan kumanda. Oturduğun yerden bir basıyorsun açılıyor tekrar basıyorsun kapanıyor, sevmediğin adamı saniyede yok ediyorsun.


Mustafa heyecanlandı bir saniye bile beklemedi. Kırmızı Austin’ine atladığı gibi Of yoluna koyuldu. Akşam eve döndüğünde kucağında devrim gibi bir Schaub-Lorenz vardı. İşte ne olduysa o akşam oldu... Mustafa çayını yudumlarken, elindeki küçük siyah uzaktan kumandanın bir düğmesine "çıt" diye bastı. Televizyon bir anda canlandı! Ekranda yine o şişman siluet belirince, Mustafa istifini hiç bozmadan, koltuğuna gömülmüş halde parmağını kıpırdattı; televizyon şak diye kapandı.


Ev halkı donup kalmıştı. Çocuklar köşeye büzülmüş, hanımı elindeki çaydanlığı havada unutmuştu. Mustafa’ya sanki başka bir alemden gelmiş bir büyücü gibi bakıyorlardı. "Baba, dokunmadan nasıl yapıyorsun?" diye sordu en küçüğü. Mustafa’nın elindeki kumanda, evdekiler için bir mucize, bir "ermişlik" alametiydi. Mustafa oturduğu yerden elini bile uzatmadan dünyaya hükmediyor, sevmediği adamı tek parmak darbesiyle karanlığa gömüyordu. O günden sonra evde Mustafa’ya bakış değişti; artık o, sadece bir kamyoncu değil, televizyona hükmeden bir sihirbazdı.


Sabit Özşamlı belediyede hesabı kitabı, Armasa Mustafa da evde kanalları hizaya sokmuştu. Mustafa, o küçük kumandayı kutsal bir şeymiş gibi üç kere öpüp başına koyduktan sonra tarihe geçecek o veciz cümlesini kurdu.


"Allan gavurları başımızdan eksik etmesin!"

Bu vesileyle, hem direksiyon başında ömür tüketen Armasa Mustafa’yı hem de ona her daim akıl hocalığı yapan, Balaban’ın o vakur muhasibi, babam Sabit Özşamlı’yı rahmetle yad ediyorum. İkisinin de o eyvallahı olmayan duruşu, bugün bizim kalemimize fer oluyor.

Şamilof / 19 Aralık 2025





TOPRAK ANA,ZİHNİ DERİN VE B.R. EYÜBOĞLU'na…
Bazen kelimeler on yıllar boyunca havada asılı kalır ve tam vaktinde, ait olduğu toprakta bir insanın yüreğine dokunur. Büyük usta Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun "Adını öğretmediler bize" diye hayıflandığı o mübarek adama, bugün Of’un dik yamaçlarından bir evladı olarak ben cevap veriyorum.
Bedri Rahmi, bir bardağın içindeki derinliği görür, o derinliğin ardındaki isimsiz kahramanı arardı. Eğitim sistemimizin uzak coğrafyalara gösterdiği ilgiyi kendi toprağının değerinden esirgemesine şu unutulmaz dizelerle sitem etmişti.
"Bir ilimiz var adı Rize
Durup dururken bir bardak çay sundu bize
Rize’de çayı kim yetiştirdi Rize’de
Misisipi’ye karışan çayları öğretirler bize
Rize’de çayı kim buldu Rize’de
Kimdi o sessiz sedasız kumral kurmal demlenen mübarek adam
Adını öğretmediler bize
İşte o güzel adamdan bre şahin aman
Bi tane daha"
Onlarca yıl sonra, bu sitem dolu mısralardan tamamen habersiz, köklerimin tutunduğu Of/Hayrat topraklarından (eski adıyla Alano Sahod, şimdiki adıyla Pazarönü mah.) ustanın bıraktığı yerden o bayrağı devraldım ve bu siteme bir şükranla yanıt verdim.
Bazen bir cümle, doğduğunuz toprakların kokusuyla birleşir ve zihninizde demlenmek için yıllarca bekler. Benim hikayem; çocukluğumun geçtiği topraklarda başladı. 2021’in pandemi sessizliğinde, bu dik yamaçlarda çayla yatıp çayla kalkarken kalbime iki mısra düşmüştü.
Doğa izin verdi çay ekimine
Minnettarız bizler Zihni Derin’e
O günlerde Pazarönü’nün sisli dağlarına bakarken mırıldandığım bu dizeler, Facebook’un "Anılar" kısmında her yıl karşıma çıksa da hep bir yanı eksik kalıyordu. Meğer o dizelerin, Alano Sahod’un bereketli yağmurlarıyla tam demini alması için bugünü ve usta ile bu manevi buluşmayı beklemesi gerekiyormuş.
Çay, bizim buralarda sadece bir geçim kapısı değil; gurbete giden babaları ocağına döndüren, köyleri yeniden canlandıran kutsal bir bağdır. İşte bu bağın mimarı Zihni Derin’e, doğup büyüdüğüm mahallenin her bir taşından ve toprağından yükselen o minnet dolu sesimi dizelere yazdım.
TOPRAĞA VE ZİHNİ DERİN’E
Bulutlar indi de öptü toprağı
Bir sevda yeşerdi, açtı yaprağı
Sessizce dokundu vatan eliyle
Değişti bölgenin kader yazağı
Doğa izin verdi çay ekimine
Minnettarız bizler Zihni Derin’e
Dik yamaçlar bayram etti sesinle
Dağlara can geldi al nefesinle
Gurbete gideni bağladın köye
O kutsal emeğin, saf hevesinle
Doğa izin verdi çay ekimine
Minnettarız bizler Zihni Derin’e
Toprak derman buldu, filiz can buldu
Her demlik bin şükür, heyecan buldu
Rize’nin dağına, Trabzon taşına
Seninle bu vatan yeni şan buldu
Doğa izin verdi çay ekimine
Minnettarız bizler Zihni Derin’e
Müsterih ol Bedri Rahmi ustam; senin "adını öğretmediler" dediğin o mübarek adamın adı artık dağda, taşta ve her demlikte yankılanıyor,yaşatılıyor.
Çayı bize bahşedene ve o mucizeyi bize hatırlatan senin koca yüreğine selam olsun.
Siz yattığınız yerde huzurla uyuyun.
Mehmet Şamilof
25.12.2025 / Pazarönü (Alano Sahod)




Özgürlük Türküsü
​Ne altın tasmada gözüm, ne fildişi kulübede
Sınırım gökyüzüdür, yatağım kır çiçeğinde.
Zincir vursalar ruhuma, sığmam o dar kafese
Dünya benim bahçemdir, hayat her bir nefeste.
​Rüzgarla yarışırım, tozlu yollar yoldaşım,
Yıldızlar lambam olur, dert ortağım karabaşım.
Sultanlar taht kuradursun o yüksek kulelerde,
Benim saltanatım sürer gezdiğim her bir yerde.
​Gönlüm ne mülke bağlı, ne sarayda gözüm var,
Adım attığım her yer bana geniş bir diyar.
Kendi yolumda hürüm, ne gamım var ne dert,
Dünya denen bu hanın içinde ruhum mert.
​Kimseden beklemem ihsan, hürriyetim tek dilek;
"Dört ayağım dört direk, bana saray ne gerek"
Şamilof 27.12.2025
Dört Direkli Dünya
​Güneş doğar, uyanır cümle alem,
Kimi elde çapa, kimi elde kalem.
Bir bizimki kurar gölgede alem,
Yükü yok ya, sanır her yer mübarek;
"Dört ayağım dört direk, bana saray ne gerek?"
​Sırtında hırkası, sanki bir derviş,
Sorsan dünyaya hiç etmemiş tenezzül.
Ama sorsan karnına; o bambaşka iş,
Başkası pişirecek, o yiyecek tek tek;
"Dört ayağım dört direk, bana saray ne gerek?"
​Ne bir çivi çakar, ne bir taş taşır,
Sorumluluk deyince, hemen başı kaşınır.
Ömür dediğin böyle, elbet aşınır,
Boş gezenin kılıfı, hep bu tekerlek;
"Dört ayağım dört direk, bana saray ne gerek?"
​Bulut geçer, yağmur yağar, ıslanmaz,
Tembel gönlü hiçbir dertle paslanmaz.
Çalışan yorulur da, yatan uslanmaz,
Zoru görünce der: "Gönlüm engerek,"
"Dört ayağım dört direk, bana saray ne gerek
Dört Direk, Sıfır Emek
​Güneş vurunca dama, bizimki hemen kaçar,
Gölgenin serininde, hayal dünyası açar.
Millet ekmek peşinde, kan ter içinde kalır,
O ise uykusunda, derin bir hazza dalar.
​Ne bir tohum eker o, ne de harman savurur,
Sorumluluk deyince, sanki kalbi durur.
Zoru görünce birden, felsefeye sığınır,
Yükü başkası taşır, o sırtını kaşınır.
​Evi barkı yoktur ya, sanma sakın dervişten,
Ondaki bu kaçışlar, korkusundan her işten.
"Özgürüm" der ama bak, başkasının elinde,
Hep aynı o tekerleme, tükenmez hiç dilinde:
​"Dört ayağım dört direk,
Bana saray ne gerek?"
​Bulut gelse üstüne, yağmur olsa yağsa da,
Uyanmaz o yerinden, dünya yere batsa da.
Çalışmak bir yüktür ya, o taşımak istemez,
Emeksiz bir sofradan, asla "hayır" diyemez.
​Böyledir bu devranın, gölgedeki efesi,
Tembelliğe kılıftır, dervişane nefesi.
Gönlü saray istemez, çünkü zahmetli olur,
Dört ayağın üstünde, ömrü böyle savrulur.



Balaban’ın Fırçasında Nâzım’ın Soluğu... ​Bazı kitaplar vardır ki kapağını açtığınız an oda kararır, sadece kitabın sayfalarından bir ışık s...